ÜYE GİRİŞ
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni hatırla
Parolamı unuttum?
Hesabınız yok mu? Bir tane oluştur
KİMLER ONLİNE

   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir
   misafir

Ziyaretçi İstatistiklerimiz

   

Tekil

Çoğul

Bugün : 1108 1111
Bu ay : 190905 246854
Bu sene : 384457 459088
Toplam : 15934132 18828636
Ortalama : 4291 5071
Sayaç başlama tarihi
1 Ocak 2010
 
IP : 34.204.191.0

 

 

 

 

 

KÖŞE YAZISI
     
   

YİNE O YAĞMUR

     
     
    Yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetmiş, doğunun gizemli havasını ve yaşantısını ulaşabildiği her toprağa götürerek, kendine hayran bırakmış imparatorluğun büyülü başkenti artık sonbaharın ılık ve hüzünlü havasına kendini teslim etmişti. Kadıköy iskelesindeki martılar artık sandalların üzerinde süzülmekten vazgeçip, kıraathanelerin önünde nargile tüttüren keyif ehli delikanlıların serptiği kırıntılarla yetiniyorlardı. Akşam ezanı okuyan müezzinlerin sesleri karşı kıyıdan dalgalanıp kiliselerin çan kulelerinde tınısını yitiriyordu. İskelenin hemen önünde sıralanmış faytonlar, denizden gelen yolcuları atların yaydığı keskin bir amonyak kokusu ile karşılıyordu. Faytoncunun keskin bir kırbaç şaklatmasıyla atlar kuyruklarını havaya dikip yelelerini savura savura nal seslerinin eşliğinde Bahariye'ye doğru hareketlendiler. Bahariye'de evlerin duvarlarından yansıyan nal seslerine faytoncu zaman zaman kırbacıyla bir orkestra şefi edasıyla eşlik ederken çıngıraklar ritmi hiç aksatmadan şıngırtısını devam ettiriyordu. Bu eşsiz melodiye Kurbağalıdere Köprüsünün üzerinde ilerlerken vıraklamalarıyla kurbağalar da katıldı. Bağdat yoluna çıkınca kestane ve meşe ağaçları arasına serpilmiş sedir ağaçlarıyla kaplı bir ormanda yol almaya başlamıştı. Yolun sağ kısmındaki seyrek ağaçların arasından gelen esinti denizin iyot kokusunu ormana taşıyordu. Ağaçların arasına gizlenmiş ahşap köşklerin denizi görmek için yükseltilmiş kuleleri İstanbul'a özgün mimarinin güzelliklerini anlatıyordu. Bağdat yolundan Ethem Efendi Köşkünün dar yoluna saptığında faytoncu atların dizginlerini hafifçe gererek akıp giden ritmi yavaşlattı. Artık faytonun tekerlekleri altında ezilip kırılan kuruyup sararmış yaprakların çıtırtıları işitilebiliyordu. Fayton, üzeri lale motifleri ve yapraklarla bezenmiş geniş ve hantal demir bahçe kapısının önünde durdu. Başında üzerine sarı bir atkı sarılmış, rengi griye dönmüş keçe külahı, beyaz gömleği üzerine kırmızı bir yelek giymiş siyah şalvarlı görevli kulakları tırmalayan bir inilti yayan kapıyı ardına kadar açtı. Atlar köşke doğru uzanan beyaz çakıl taşları serpilmiş yoldan ilerlemeye başladılar. Köşkün gri mermerden yapılmış merdivenlerinin önünde faytoncu dizginlere asılıp, gürültülü bir sesle hoooop şıışşşş... diye bağırarak atların durmasını sağladı. Başında kırmızı fesi, kolalı beyaz gömleğinin açık yakasından taşmış fuları, üzerinde uzun siyah ceketi, eliyle tuttuğu üst ucunda koç kafası figürü oyularak işlenmiş bastonuyla Osman Hamdi Bey faytonun demir basamaklarından inip merdivenlere doğru ilerledi. Merdiven basamaklarını hızlı adımlarla tırmanıp köşkün kapısından içeriye girdi. Onu karşılayan görevliye '' Fransa'dan gelecek olan konuklarımız geldiler mi?'' diye sordu. Görevli '' buyurun efendi hazretleri, onları üst kattaki mavi salonda ağırladık sizi bekliyorlar.''
• Osman Hamdi mavi salona girdiğinde konuklarını duvarda asılı olan kaplumbağaları besleyen kırmızı entarili derviş tablosunu incelerken buldu. Tok bir sesle '' hoş geldiniz dostlar sefalar getirdiniz'' diye selamladı. Resmi inceleyen Mösyö Marsel ve Şerif Enver, Osman Hamdi'ye dönüp eski bir dostu görmenin heyecanı ile ona doğru ilerlediler, tokalaşıp sarıldılar. Mösyö Marsel resmi işaret edip ''üstadım bu resimle ilgili konuşuyorduk, gerçekten çok enteresan bir kompozisyon yaratmışsın bütün oryantalistlerin şarkı ifade etme tarzından çok farklı, düşündürücü bir tablo. Bilirim sen Paris’teyken de detaylar üzerine çok çalışırdın. Biz umumi görünümde renklerin ahengi ve şarkın gizemli havasını sunmakla yetinirken sen şiirsel bir ifadeyle detaylar üzerinden bir şeyleri izah etmeye çalışırdın.'' Osman Hamdi itiraz ederek '' öncelikle ben oryantalist bir ressam değilim. Garp kültürünü bilen Şarklı bir ressamım. Şarka sizler gibi bakabilmem imkânsız, ben burada doğdum ve burada yaşıyorum, kaderim burada şekilleniyor.'' Şerif Enver söze girdi '' haklısın Osman Hamdi, ama senin resimlerinde de Avrupalılar için enteresan gelen Şark Kültürünün öğeleri işlenmiş. Belki oryantalizmin farklı bir varyasyonu diyebiliriz.'' Osman Hamdi bu tanımlamadan rahatsız olmuştu '' belki de bir klasifikasyon gerekmiyor, niçin her şeyi olduğu gibi görmek istemeyiz de hep bir zümrenin içine dahil etmeye çalışırız? Sanat öyle ya da böyle zatını ifade eder.'' Osman Hamdi bulundukları konağı tanıtmak için sözü değiştirip, odayı elleriyle şöyle bir yarım daire çizerek gösterdi '' bakın bu konağı Kadıköy Şehremini'liğim vaktinde hazırlattım. Maksadım sanatla alakası olan dostların burada bir araya gelip, sanat sohbetleri ve tabii ki bu faaliyetleri yaparken dünyada meydana gelen tekâmüllerden yola çıkarak Osmanlı topraklarında da bu tekâmüllere binaen hangi yenilikleri yapabileceğimizi görmekti. Ben sanatın haz verirken insanı düşünceye sevk ettiğini ve düşünmenin de köhnemiş yapıları yenilemek için yegâne başlangıç olduğuna inanıyorum.'' Mösyö Marsel söze girdi ve tabloyu işaret ederek '' bunu da çok güzel başarıyorsunuz üstat. Biz bir süredir bu tablo üzerinde münakaşa ediyoruz. Mesela ben ifade etmek istediğini tam olarak anlayamadım. Bir derviş elinde arkasına doğru sakladığı bir ney hiç de alışık olmadığımız bu kaplumbağalara bakıyor ve onları besleyip takip ediyor. Ne bekleyebilir ki bu zavallı yaratıklardan. Ne bileyim derviş resmedeceksen elindeki neyi üfleyen ve belki de kaplumbağaların yerine loş ışıkta dönen pervaneler ya da başka dervişler olabilirdi.'' Şerif Enver kendi yorumunu hemen söylemeye çalıştı '' bence elinde neyi ile uyuyakalmış bir derviş kompozisyonu daha hakiki görünebilirdi. Şarkın miskin ve vurdumduymazlığını anlatmak için'' Osman Hamdi eski dostlarının kendini anlayamamalarına içerleyerek '' Şerif Enver doğru söylüyorsun, bu miskinlik ve vurdumduymazlık hele de İstanbul'un bu sonbaharını da katarsak dışarıdan kolaylıkla sezilebilecek bir tablo. Ancak Osmanlının bu hali farklılaşan dünyayı vaktinde teşhis edemeyip ayak uyduramamaktan geliyor. Avrupa uzak denizlere açılıp vahşet bedeli zenginlikleri ülkelerine taşıdığında ve bunu yaparken de feodal yapısını sanayi ile yıkıp bilgiyi, sanatı, üretimi barındıran kentlerde yoğunlaştığında Osmanlı kurulu yapısını taklitlerle yenilemeye, ülkenin esas sahibi olan halkı kendi kaderiyle baş başa bırakmayı tercih etti. Artık dünya çok değişti, insan gücü ile yapılan üretimin, makinelerin üretimi ile baş edemeyeceği çok aşikâr. Yorgun, umutsuz, geçmişin o tatlı hayalleriyle avunan ve hala o hayalleri yaşamaya çalışan köhnemiş bir Osmanlı var artık. Osmanlı da İstanbul'un yaşadığı, gördüğünüz bu sonbaharı yaşıyor. Kış gelecek ve hayaller sona erecek.'' Mösyö Marsel sömürgelerdeki vahşet sözüne takılmıştı '' Üstadım belki uzak denizlerde vahşet yaşanmış olabilir ama unutma ki oralarda çok ilkel kavimler yaşıyordu. Biz onlara medeniyetin nimetlerini götürdük tabii zaten kıymetini bilmedikleri zenginlikleri de bunun karşılığı kullanmak gerekiyordu'' Şerif Enver söze girdi '' evet medeniyet önemli ama o insanların kültürünü hiçe saydılar, hatta bazı kavimlerin kökünü kazıdılar bu hiç medeni bir hareket sayılmaz.'' Osman Hamdi onu tamamladı '' medeniyet insanlar için, insanların kardeşliği için gerekli, yoksa ülkeyi bayındır hale getirmişsin insanlarını yok etmişsin bu zalimce bir tavır. Esasen bu, garp medeniyetinin tarih boyunca insanlığa sunduğu davranış şekli. İnsanları sınıflandıran, eşitsizlikler üzerine kurulu sömürgeci felsefe hep Avrupa medeniyetlerinin politikalarında yerini almıştır. Fransız ihtilali daha önce var olan kendi iç sömürgecilik faaliyetlerine son vermek üzere eşitlik, kardeşlik ve hürriyet naralarıyla yapıldı. Peki ya sonra... Biz içimizde eşitiz, kardeşiz, hürüz peki ya insanlık... Bizim dışımızda, bizim gibi olmayanlar, onlar aynı haklara sahip olamazlar mı?'' Mösyö Marsel sıkıntılı bir ifadeyle '' dünyanın her ülkesine demokrasi götürmek kolay değil, keşke kolay olabilseydi. Şarkın tevekkül sahibi insanları nasıl olup demokratik bir idare ile yönetilebilir? Böyle bir demokraside hüküm süren din tacirleri olmaz mı? Şarkın esas sorunu insanların kendi kaderlerini çizebileceklerine olan inançsızlıkları. Herkes başkalarından dertlerini çözmesini bekliyor ve başa gelen de sorgusuz kabulleniliyor.''
• Osman Hamdi dostlarını daha fazla ayakta tutup yormamak için salonda hazırlanmış sohbet köşesindeki koltukları işaret ederek '' buyurun sohbete kahve ve nargilelerimizi tüttürerek devam edelim''. Salonda bordo zemin üzerine yaldızlı sarı lale desenleri işlenmiş koltuklar, her bir koltuğun yanında sedef kakmalı ağaç sehpalar ve yerde açıklı koyulu sarı renklerden Türk motifleri ile örülmüş ipek halının bulunduğu köşeye doğru ilerlediler. Görevliler nargileleri hazırlamışlar koltukların hemen yanına yerleştirmişlerdi. Rahat koltuklarına oturunca ayakta durmaktan yorulduklarını hissedercesine kendilerini koltukların içine bırakıverdiler. Şerif Enver '' harp üstadım... Bu kavim harp ederek bu gücü kudreti oluşturdu. Ne vakit kaybetmeye başladık harpleri, işler tersine döndü. Esasen ömrü tükenmiş Bizans’ın köhne yapısı Osmanlıyı bölgede güçlendirdi. İstanbul'un fethi yeni bir dünya imparatorluğuna taşıdı. Avrupa Osmanlı korkusundan uzak denizlere açıldı, talihleri de yaver gitti. Biz fethettiğimiz topraklarda otoriteyi devam ettirmeye çalışırken onlar zengin kaynakları ülkelerine taşıyorlardı. Zenginlik sanayiyi, sanayi harp gücünü arttırdı. Harpleri kaybetmeye başlayınca, bizim için yapacak pek bir şey de kalmamıştı. Biz sanayi ile uğraşamayız, tarımsal ürünlerimiz var bunları satan tüccarlarımız var. Devlet buralardan aldığı vergilerle idare etmek zaruretinde. Borç artık ödenebilir dengeyi kaybetmiş Avrupalı zenginlerin ilgisini çeken işletmeleri borcu ödemek üzere devretmek belki de tek çözüm.'' Osman Hamdi itiraz ederek '' ben aynı kanaatte değilim, Osmanlı münevverleri aralarında devam ettirdikleri nafile münakaşayı bitirip meşrutiyete geçmeyi ve maarif seferberliği ile insanları medeni dünya ile tanıştırmalı. Ardı sıra kulluk zihniyeti değişip makineler ile üretim gerçekleşmeli. Garp ile Şark birbirinden bağımsız aynı iktisadi, siyasi ve sosyal tekâmüller içinde bulunabilirse işte o vakit birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz.'' Duvarda asılı resmi göstererek '' bu resim ne yapmamamız gerektiğini anlatıyor. Derviş büyük bir sabır ve umutla kaplumbağaları eğitmeye çalışıyor. Bilgisini, sanatsal maharetini, emeğini, sabrını sonuna kadar kullanmış. Ancak bu kaplumbağalar onun istediği marifeti gösteremezler. Sırtlarında taşıdıkları kocaman kabuklarını kabartmak için sadece dervişin onlara attığı marullara doğru kımıl kımıl hareket eder ve dervişin sunduğu her şeyi tüketirler. Kaplumbağanın gösterebileceği bir maharet ya da faydalı bir üretimi yoktur. Kısaca bu köhne yapı, köhnemiş zihniyetlerle tekrar ayağa kaldırılamaz. İnsanların zihninde sıçrama oluşturmalı, bu da çok olağanüstü durumlarda vuku bulur. Belki sonbahar bitip, kış karlarını tepemize döktüğünde...'' Mösyö Marsel '' çok karamsar bakıyorsun üstat. Osmanlıda düzgün giden bir şeyler yok mu?'' Osman Hamdi bu soru karşısında heyecanını gizleyemedi '' Olmaz mı? Müthiş bir arkeolojik çalışma başlattık. Nemrut Dağının tepesinde Kommogene Kırallığının izlerini takip ediyoruz. Bu krallığın adı Yunanca genler topluluğu manasına geliyor. Grek ve Pers uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin yek vücut olduğu kudretli bir krallık. Farklı inanç ve kültüre sahip çeşitli topluluklardan oluşan Kommogene Krallığının en müreffeh devrini yaşatan kralı Antiakos'un mezarını bulduk. Nemrud Dağının zirvesinde Antiakosun mezarının iki zıt yanında, şark tanrıları güneşin doğuşunu, garp tanrıları ise batışını izliyorlar.'' Mösyö Marsel, Osman Hamdi'nin bu heyecanına katılarak '' demek ki tarihte şark ile garp kültürünün harmanlandığı hükümranlıklar yaşanmış. Çok enteresan onlar yapabildiyse biz niçin yapamayalım?'' Şerif Enver cevapladı '' nefs üstadım... Nefsi cüz, külli nefse ulaşmadan eşitlik, kardeşlik ve hürriyeti hakim kılmak mümkün değil.''
• Akşamın karanlığı ilerledikçe insanın içini titreten bir serinlik odaya yayılıyordu. Görevliler kucaklarında kütüklerle şöminenin alevini güçlendirmeye çalıştılar. Osman Hamdi pencereye doğru ilerledi dışarıda bir şeyler gözüne takılmıştı. Pencereye yaklaştığında sakalını parmaklarıyla tarayarak '' sonbahar bitmeden kış erken geldi dostlar. Dışarıda kar yağmaya başlamış bile.'' Gözlerinde Nemrud’un zirvesinde tanrı heykellerinin üzerine yağan bembeyaz örtü canlandı. Osmanlının sonbaharında yağan erken kar, baharın da yakında geleceğine işaret ediyordu.
• H.Fehmi İbrahimhakkıoğlu 24.05.2011

H.Fehmi İbrahimhakkıoğlu
     
     
 hfehmi49
Okunma Sayısı: 2721
Bu köşe yazısı hakkında 0 adet yorum yapılmıştır.
Yorumları OkuArkadaşına YollaYazarın yazılarıGeri Dön